Kene Isırığı
Kuş Gribi Nedir
Kuş Gribi Linkleri
Anemi - Kansızlık
Akne - Sivilce
Barsak Paraziti
Tansiyon
Haber

Yeni Teknik Alzheimer Hastalığının Erken Teşhisini Kolaylaştırabilir.

Yeni yapılan araştırmalar bilgisayar destekli yeni analiz tekniğinin Alzheimer Hastalığının erken bulgularını tespit etmeye yardımcı olabileceğini göstermiştir.

Alzheimer Hastalığı ilerledikçe beyin hücreleri zarar görerek su moleküllerinin beyin içinde daha rahat dolaşmasına izin vermektedir.

Bu hücresel hasar süreci beyindeki su dağılımının ölçümünde kullanılan ADC'nin (Apparent Diffusion Coefficent) artmasına neden olur.

Radiology Eylül sayısında bulunan yeni bir çalışma hafif kavrama eksikliği (Alzheimer Hastalığı için bir risk faktörüdür) olan 13 ve bu bulguları olmayan 13 yaşlı insan üzerinde yapılmış.

Çalışmaya katılanlara beyinin Manyetik Rezonans Görüntülemesi (MRI) ve hafıza-hatırlama testleri uygulanmıştır.

Manyetik Rezonans Görüntüleme bilgileri beyinde farklı bölgelerin ADC değerlerini ölçen bilgisayar destekli yeni bir analiz programı tarafından değerlendirilmiştir.

Irvine, California Üniversitesi araştırmacıları hafif kavrama eksikliği olan katılımcılarda, beyaz madde bölgeleri, hipocampus, temporal lob gri madde ve corpus collosum'u içeren beyin orta bölümünde su miktarının artığını tespit etmişler.

Hipocampustaki ADC değerlerinin kötü hafıza performans skorları ile ilişkili olduğu tespit edilmiştir.

Yeni bilgisayarlı haritalama teknikleri sayesinde araştırmacılar Alzheimer Hastalığı'nın nasıl geliştiğini tespit ederek hastalığın tedavisi için yeni stratejiler geliştirmektedirler.

Araştırmacı Min-Ying Su "Bizim kullandığımız metotlar Alzheimer Hastalığı'nın erken teşhisini mümkün kılarak hastalığın ilerlemesini engellemek için erken müdahale imkanı sağlamaktadır" demektedir.

Radiological Society of North America, news release, Sept. 26, 2006

Araştırmacılara Göre Bazı Kişiler Sesler Duymaktan Endişelenmiyor.

Bazı insanlar kafalarının içinde duydukları sesleri, zihinsel bir hastalığın belirtisi veya sıkıntı sebebi değil olumlu bir deneyim olarak tanımlıyorlar.

İngiltere’de Manchester Üniversitesi’ne bağlı olarak çalışan araştırmacılar neden böyle algılandığının cevabını bulmayı amaçlıyorlar.

Geleneksel olarak,psikiyatristlerin tanımladığı gibi söylersek, işitsel halusinasyonlar,zihinsel hastalıklarla ilişkilendirilirler. Şizofreni,ikiuçlu (bipolar) bozukluk ve bazen depresyon belirtisi olabilirler. Fakat Hollandalı araştırmacılarca 1990’da başlatılan çalışmalar gösterdi ki bazı sağlıklı kişiler de düzenli olarak sesler duyuyorlar.

Bilim adamları Hollanda televizyonunda ,sesler duyan gönüllüler aradıklarını duyuran bir program yayınladılar ve şaşırtan geri bildirimler aldılar.

Onlarla bağlantı kuran pek çok kişi, sesleri yıkıcı bulmadıklarını ve zihinsel sağlıklarını kontrol ettirme ihtiyacı hissetmediklerini belirttiler. Hatta bazıları bu deneyimi olumlu ve ilham verici bulduklarını söylediler. Çalışma sonuçları gösterdi ki psikiyatristlerin düşündüklerinden daha fazla kişi muhtemelen toplumun % 4 ü sesler duyuyor olabilir.

Manchester Üniversitesinden bir psikiyatrist,Aylish Campbell, insanların ses duymaya karşı verdikleri tepki çeşitlerinin neden bu kadar geniş olduğunu araştırarak Hollanda çalışmasını genişletmeyi ümit ediyor.

Campbell,İngiltere’de araştırmaya katılacak kişiler bulma çalışmalarına başladı ve sesler duyma konusunda bir dizi deneyime sahip kişiler aradıklarını söylüyor. Campbell ve meslektaşları, farklı yaşam deneyimlerinin bu çeşitliliğe sebep olabileceğinden şüpheleniyorlar. Çocukluk çağı travmaları , diğer insanların güvenilir olmadığı veya tehlikeli olduğuna dair inançlar, incinme duyguları sesler duyan insanların korku ile reaksiyon vermesine neden olabilir.

Pozitif bakış açısına sahip insanlar ise bu tür deneyimlerden hoşlanabilirler.

Campbell herhangi bir kişinin özellikle stres altındayken sesler duyabileceğini düşünüyor.Örneğin yakın zaman içinde sevdiğini kaybeden kişiler kaybettiği insanın sesini duyabilirler.

Campbell "İnsanlar farklı derecelerde hassastır , bu sadece normal bir insan deneyimi olabilir " diyor. Campbell farklı tepkileri neyin tetiklediğini öğrenmenin seslerle başa çıkmak isteyen ( en azından bu olağanüstü durumdan hoşlanmayan ) insanlara yardımcı olmak için yeni psikolojik tedaviler geliştirmeye yardım edeceğini umut ediyor ve " Eğer bu duruma yol açan faktörler hakkında biraz daha bilgi edinebilirsek , bu bilgileri sesler duymayı sıkıntı verici bulan kişilere yardım etmek amacıyla kullanmayı başarabiliriz " diyor.

Günde Dört Kısa Gezinti Kan Basıncını Kontrolde Tutuyor.

(NEW YORK - Reuters Health) Bilimsel bir çalışmaya göre yüksek kan basıncı gelişme riski veya hipertansiyonu olan erişkinlerde uzun süreli tek bir egzersiz yerine kısa süren bir seri egzersiz yapmak kan basıncının kontrolde tutulması için daha etkili olmaktadır.

Birer saat aralık vererek yapılan on dakikalık yürüme bandı seanslarını dört kez tekrarlayan kişilerde 40 dakikalık tek bir seans yapan kişilere oranla kan basıncının üç ila dört saat süre ile düşük kaldığı Bloomington Indiana üniversitesinden Dr.Saejong Park ve arkadaşları tarafından tespit edilmiştir.

Journal of Hypertension'da yayınlanan raporunda Park ve ekibi "Çalışmamız sonucunda prehipertansif insanların günde en az dört kez onar dakikalık yürüyüşler yapması kan basıncını düşürmektedir." kararını bildirmektedir.

Prehipertasiyon bir insanın kan seviyesinin normalden yüksek olmasına rağmen hipertansiyon (yüksek tansiyon) tanımlarını tam karşılamadığı durumdur. Şu an tedavi için önerilen tek yöntem haftanın beş altı günü 30 dakika boyunca yapılan orta ağırlıktaki egzersizlerdir.

Muhtelif kısa egzersiz seansları ile tek ve uzun bir egzersizin etkinliğini karşılaştırmak için araştırmacılar 20 kişiye önce dört kısa egzersiz seansı uygulamış ve bir hafta sonra da tek bir uzun egzersiz yaptırmışlar veya tam tersi bir program ( önce uzun,sonra kısa egzersizler ) uygulamışlardır.

Tek uzun bir antrenmandan sonra katılımcıların sistolik (büyük tansiyon) ve diastolik (küçük tansiyon) kan basınçları yedi saat boyunca düşük kalmış.

Fakat kısa egzersiz seanslarını takiben sistolik kan basıncı 11 saat, diastolik kan basıncı 10 saat süre ile düşük kalmış.

Araştırmalar uzun süreli tek bir egzersize oranla kısa süreli birden çok egzersizin, kan basıncının günlük olaylar karşısında nasıl yanıt vereceğini düzenleyen sinirlerin dengesinin korunmasında daha çok işe yarayabileceğini düşünmektedir.

Kaynak: Journal of Hypertension, Eylül 2006

Kilolu Anneler Çocuklarını Daha Az Emziriyorlar.

Avustralya'da yapılan bir çalışmaya göre, yüksek kilolu ve obez kadınların normal kilolu kadınlara göre çocuklarını altı ay veya daha uzun süreli emzirme oranlarının düşük olduğu tespit edilmiş.

Perth Telethon Çocuk Sağlığı Araştırma Enstitüsü'nden Dr.Wendy Hazel Oddy ve mesai arkadaşları tarafından 1.803 çocuk ve anneleri üzerinde büyük bir gebelik çalışması yapılmıştır. Kadınların yüzde 18'inin gebe kalmadan önce yüksek kilolu veya obez olduğu tespit edilmiş.

Araştırmacılar sosyoekonomik durum ve eğitim yılı gibi faktörleri düzenlediklerinde yüksek kilolu veya obez olan kadınların çocuklarını emzirme eğilimlerinin ve emzirmeye devam etme isteklerinin az olduğunu tespit etmişlerdir.

Obez kadınların emzirmeyi iki aydan veya dört aydan kısa sürede kesme oranı normal kilolu kadınlara göre yaklaşık 2 kat fazla iken, yüksek kilolu kadınların iki aydan kısa sürede kesme oranı yüzde 52, dört aydan önce kesme oranı yüzde 62 olarak bulunmuş.

Sonuçta araştırmacılar, fazla kilolu veya obez kadınların çocukları altı aylık olmadan emzirmeyi bırakmaya normal kilolu kadınlara göre yüzde 76 oranında daha yatkın olduğunu tespit etmişlerdir.

Araştırmacılar bulgularını açıklayabilecek çeşitli faktörler olduğunu söylüyorlar. Örnek olarak aşırı kilonun kadınların hormonal profillerini değiştirerek uzun süreli süt salgılamasını zorlaştırdığını veya eğer anneler yüksek kilolu veya obezlerse bebeklerin memeyi tutmasının daha zor olduğunu belirtiyorlar.

Araştırmacılar ayrıca yüksek kilolu veya obez kadınların daha fazla gebelik yan etkilerine maruz kaldıklarını ve sezaryen oranlarının daha yüksek olduğunu rapor ediyorlar.

Doğum Öncesi Vitaminler ve Çocuklarda Astım

Yapılan yeni bir çalışma,hamileliği süresince yeterli E vitamini almayan bayanların çocuklarını daha yüksek astım gelişme riskiyle doğurabileceğini gösterdi.

Diğer çalışmalar vitamin alımının kişilerin solunumla ilgili problemlerine yardımcı olup olamayacağı hususunda karışık sonuçlar sunuyordu.Yeni raporun yazarları araştırmanın vitamin alımının çok fark yaratacağı bir erken pencere döneminin olabileceğini gösterdiğini söylüyorlar.

The American Journal of Respiratory and Critical Care Medicine ( Amerikan Solunum ve Kritik Bakım Tıbbı Dergisi ) isimli dergide araştırmanın '' Bu çalışmanın sonuçlarının hem anne karnında hem de doğum sonrası erken dönemde olmak üzere yaşamın erken safhalarında alınan besinin çocukluk çağı astım gelişme riskini değiştirdiği hususundaki kanı ile uyumlu olduğunu '' söylediğinden bahsedilmektedir.

Bu çalışma için İskoçya ' daki Aberdeen Üniversitesinde görev yapan araştırmacılar 1800 hamile bayanla görüşerek beslenmelerini sorgulamış, E vitamini ve diğer besin maddelerini ölçmek için kan örnekleri almışlardır. Hamilelikleri boyunca bu bayanlar tekrar muayene edilmiş ve anne ve doğumdan sonra bebekten kan örnekleri alınmıştır.

Çocukların 5. yaşgününden kısa bir süre öncesinde araştırmacılar ailelerle temas kurmuş, çocuklarının hırıltılı solunum veya başka bir hastalık öyküsü olup olmadığı ya da doktor tarafından astım teşhisi konup konmadığı hususunda inceleme yapmışlardır.Çocukların beslenmesi hakkında da ailelerle görüşülmüş ve yaklaşık 800 çocuk solunum testleri için hastaneye gitmiştir.

Araştırmacılar, annenin C vitamini , beta karoten, magnezyum, bakır veya demir gibi besinleri alımı ile çocuklardaki hırıltılı solunum,astım,egzema veya saman nezlesi gibi problemler arasında ilişki bulmamışlardır.

Fakat yüksek oranda E vitamini alan bayanların çocuklarında hırıltılı solunum veya astım gelişmesinin daha az muhtemel olduğunu saptamışlardır.Yüksek çinko seviyesinin de yararlı olduğu görülmüştür.

Bazı sebze yağları, buğday tohumu ve fındık gibi pek çok gıda E vitamini içermektedir. Araştırma , hamile bayanları önemseyen doktorların beslenmeleri hususunda onlara öneride bulunmaları veya eksikliklerini takviye etmeyi göz önünde bulundurmaları gerektiğini gösterdi.


Web Sitede
www.halkhekimi.com